Tüm Makaleler
Doğal Çevre - Çevre ve Su Kirliliği - Lokman Baş - 06.02.2011
Paylaş -

Çevre Kirliliği

Çevre, bir organizmanın var olduğu ortam ya da koşullardır. Doğal çevre ise canlıların yaşamları süresince ilişkilerini sürdürdükleri dış ortamdır.

İnsan yaşamı çeşitli dengeler üzerine kurulmuştur. Bunların arasında en önemlisi, insanın çevreyle oluşturduğu doğal dengedir. Doğa ise bir sistemler bütünüdür. Bu sistemler arasındaki ilişkiler, çoğunlukla kişiler tarafından fark edilemeyecek kadar uzun ilişki halkalarıyla birbirine bağlı ve uzun süreli olabilmektedir. Doğal sistemlere dışarıdan gelebilecek etkiler sonucu, doğal dengeyi oluşturan zincirin halkalarında meydana gelen kopmalar, zincirin tamamını etkileyerek bu dengenin bozulmasına neden olmakta ve böylece çevre sorunları ortaya çıkmaktadır.

Bu sistemin dengeli çalışması gerekmektedir. Sistem dengeli çalışmazsa zararı insana dokunur. Tarlalarda fareler çoğalıyorsa, buraları hiç bilmediğimiz böcekler istila ediyorsa, fırtınalar dünyayı kasıp kavuruyorsa, dünyanın iklimi değişiyorsa, ozon tabakası deliniyor ve güneşin zararlı ışınları bizlere ulaşıyorsa doğal denge bozulmuştur. Bu dengenin bozulması doğrudan insan yaşamını etkilemektedir. Tarımda daha fazla ilâç kullanılması sonucunda toprak ve bitki aracılığıyla insana geçen zehirli ilâç kalıntıları, endüstriyel ve evsel kaynakların neden olduğu su, toprak ve hava kirlenmesinin olumsuz sonuçlarını yine hepimiz görmekteyiz. Bunun için çevreyi korumak demek, insanı korumak demektir.

İnsanoğlu var olduğu günden bu yana hem çevresindeki olaylardan etkilenmiş, hem de çevresini etkilemiştir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, bir çok ülke doğayı sonsuz bir kaynak olarak kabul etmiş ve kullanmış, doğanın kendisini yenileyebilme kabiliyetinin sınırlı olduğunu fark edememiştir. Bunun sonucu olarak da insanlığın ortak malı olan çevreden, geri getirilmesi zor, hatta imkânsız olan sistemler ve canlılar yok olup gitmişlerdir.

Hızla artan nüfus, çarpık kentleşme, azalan ve yok olan doğal kaynaklar, enerjinin sınırlılığı ve çevrenin kirlenmesi derken insanın yaşayabileceği ortamlar sınırlanmış ve günümüzde çevrenin kazandığı önem, artık herkes tarafından bilinir duruma gelmiş ve her türlü gelişmeyi yönlendirmeye başlamıştır. Çevreyi bozan, çirkinleştiren, kirleten insan, artık çevreyi tahrip etmeyecek çareler ve teknolojiler aramaya başlamıştır.

Çevre sorunları dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de son 20 yılda güncel yaşama girmiştir. İnsan ve çevre arasındaki etkileşimin vazgeçilmez nitelikte oluşu, çevre kavramının günümüzde kazandığı boyutlar, çevrenin ulusal düzeyde olduğu kadar, uluslar arası düzeyde de yeni yaklaşımlarla ele alınmasına neden olmuştur. Bugün dünyada uluslar arası ve ulusal düzeyde, sayılamayacak kadar çok çevre kuruluşu çalışmalarını sürdürmektedir.

Çevre denince akla ilk önce doğal kaynaklar gelmektedir. Bir ülkenin biyolojik çeşitlilik diye ifade edilen bitki ve hayvan türleri zenginliği ise en önemli doğal kaynaklarıdır. Bu kaynaklar, yani biyolojik çeşitlilik gerek sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma yönünden, gerekse yaşanabilir bir çevre yönünden büyük önem taşımaktadır. Çünkü bunlar; soluduğumuz hava için oksijen, enerji için yiyecek, korunmamız için giyecek, şifa için ilâç kaynağıdır. Ayrıca, estetik bir çevre oluşturulmasında da biyolojik çeşitliliğe ihtiyacımız vardır.

Ülkemizin üç tarafının farklı ekolojik karakterdeki denizlerle çevrili oluşu, geniş iklimsel ve yağış yelpazesi, değişik karakterdeki ekosistemlerin varlığı, üç farklı floristik bölgenin çakıştığı yerde bulunması ve iki kuş göç yolunun Anadolu üzerinden geçmesi, Türkiye’nin doğal bitki ve hayvan varlığı yönünden çevresindeki diğer ülkelere göre belirgin bir çeşitlilik ve zenginlik göstermesi sonucunu doğurmuştur.

Öyle ki Anadolu, aynı zamanda yeryüzünün en önemli gen merkezlerinden biridir. Kültürü yapılan bitki türlerinin önemli bir kısmının ana vatanı durumundadır. Endemik bitkiler açısından da zengin bir yapıya sahip olan ülkemizde, 9000 çiçekli bitkiden 3000’i endemik olup, bu sayı tüm Avrupa’nın endemik tür sayısından daha fazladır. Ayrıca, Avrupa kıt’asında yaşayan 60.000 fauna türüne karşılık, Anadolu’da yaşayan fauna türü 80.000 civarındadır.

Ayrıca ülkemizde 120 civarında memeli, 450 civarında kuş, 130 civarında sürüngen ve 300 civarında balık türü bulunmaktadır. Ne yazık ki günümüzde bu türlerin bir çoğunun nesli tehlike altındadır. Bu rakamlar ülkemizin sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin önemini ortaya koymaktadır.

Doğal alanların ve biyolojik çeşitliliğin korunması sadece türler için değil insanlık için de büyük önem taşımaktadır. Çünkü doğal alanların yok olması veya tahrip olmasından etkilenecek olan insandır. Bu yüzden konunun önemini anlayan dünya ülkeleri, yeryüzünde henüz bozulmamış veya bozulmuş ancak yeniden düzenlenebilir alanların korunması için yarışa girmiştir.

Biyoçeşitliliğin sürdürülmesine yani doğal çevrenin bozulmasına yönelik en büyük tehdidi insan etkinlikleri oluşturmaktadır. Ülkemizdeki çevre sorunlarının temelinde hızlı nüfus artışı ile birlikte son 15 yılda hızlı bir gelişme gösteren tarım, turizm ve sanayi sektörlerinin olduğu bilinmektedir.

Ülkemiz doğal yaşam alanlarından en önemlilerinden biri olan sulak alanlar bakımından da Avrupa ve Ortadoğu’nun en zengin ülkesidir. Ülkemizde toplam alanı 1 milyon hektarı aşan 250 civarında sulak alan mevcuttur. Uluslar arası kriterler dikkate alınarak Çevre Bakanlığınca yapılan değerlendirmeler sonucunda, bu alanlardan 81’inin ulusal ve uluslar arası önemde sulak alan olduğu tespit edilmiştir.

Gerek ekolojik dengenin sağlanmasında, gerekse biyolojik çeşitliliğin korunmasında,büyük önem taşıyan sulak alanlar, Türkiye’de hâlâ büyük tehlikelerle karşı karşıyadır. Sulak alanların ilgili çevrelerde bilinen öneminin; diğer kuruluşlara yeterince aksetmemiş olması, bu tehlikenin en büyük sebebidir. Oysa, doğal dengenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması yönünden yaşama ortamları içerisinde önemli ve farklı bir statüye sahip olan sulak alanların, başta su kuşları olmak üzere, çok zengin ve karakteristik bitki ve hayvan topluluklarına yaşama ortamı olmasının yanı sıra çok sayıda faydası bulunmaktadır.

Geçmiş yıllarda birçok sulak alanımız tarım toprağı kazanmak ve sıtma hastalığının önlenmesi nedeniyle kurutulmuştur. Günümüzde ise birçok sulak alanın su dengesinin bozulması ve çeşitli yollarla kirlenmesi nedeniyle ekolojik yapıları olumsuz etkilenmektedir.

Ülkemizin doğal dengeleri arasında yer alan orman, çayır, mera ve sulak alanlarımız birçok canlı türünü barındırmakta ve nesillerinin devam etmesini sağlamakta olup, günümüzde ormanlarımız özellikle yangınlar nedeniyle büyük zarar görmekte, çayır ve meralarımızın ise yanlış otlatma nedeniyle gelecekleri tehdit edilmektedir.

Ormanlarımızın yok edilmesi neticesinde su ve rüzgârın neden olduğu erozyon nedeniyle ülkemiz topraklarının % 13.86’sı hafif düzeyde, % 20’si orta derecede, % 63’ü ise şiddetli ve çok şiddetli erozyona maruz kalmaktadır.

Ülkemizdeki en önemli çevre problemleri genel olarak şu şekilde sıralanabilir: Su kirliliği, hava kirliliği, toprak kirliliği ve yanlış arazi kullanımı, biyolojik zenginliklerimizin tehdidi, çöp ve atıklar, arıtma ve kanalizasyon.

Belli bir kaynaktan (endüstri tesisleri ve motorlu taşıtlar gibi) atmosfere bırakılan kirleticilerin (gazlar, partikül maddeler) havanın doğal birleşimini bozarak, onu canlılara ve eşyaya zarar verecek bir yapıya dönüştürmesine hava kirliliği denilmektedir. Ülkemizde hızlı nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme sonucunda atmosfere bırakılan kirleticiler, zaman içerisinde belli oranlara ulaşmakta ve havanın doğal yapısını değiştirmekte, yani havayı kirletmektedir. Hava içindeki zararlı maddelerin yoğunlaşması ise insan sağlığını ve doğal çevreyi olumsuz etkilemektedir. Özellikle sprey türü kimyasal maddelerden kaynaklanan zararlı gazlar nedeniyle ozon tabakasının zarar görmesi nedeniyle güneşin zararlı ışınları dünyamıza ulaşarak çeşitli hastalıklara yol açabilmektedir. Havaya bırakılan kirletici maddeler atmosferdeki su partikülleri ile birleşerek çeşitli asitler oluşturur. Bu asitler ise ormanların kurumasına yol açar ya da suya ve toprağa geçerek suyla ve toprakla ilişkili canlıları etkiler. Günümüzde özellikle büyük kentlerimiz ve endüstri tesislerinin yoğun olduğu bölgelerde hava kirliliği zaman zaman yaşamı tehdit edici boyutlara ulaşmaktadır.

Dünyanın 3/4’ünün sularla kaplı olduğu, tüm canlı yaşamının ağırlığının ortalama % 75’inin sudan oluştuğu bilinmektedir. Su kirliliği ise, suyun yararlı kullanımını etkileyecek miktarlarda kimyasal, fiziksel ya da biyolojik maddelerin katılımıyla suyun kalitesinin bozulması olarak tanımlanmaktadır. Etrafımızda bulunan suları incelersek içerisinde birçok canlı organizmanın yanı sıra plâstik kutular, petrol ve yağ kalıntıları, kullanılmış kâğıt parçaları, poşetler ve benzeri birçok atık ürün bulunduğunu görürüz. Bu tip sularda gözle görülmeyen bakteriler, mantarlar ve diğer birçok mikroorganizma ve kimyasal atık da bulunmaktadır. Özellikle sanayi tesislerinden ve yerleşim yerlerinden kaynaklanan atık suların arıtılmadan alıcı ortama aktarılması yüzeysel ve yer altı sularımızda kirlenmeye neden olmaktadır. Ayrıca tarımda kullanılan ilâçlar ve gübrelerin bilinçsiz kullanılması da sularımızda kirliliğe yol açmaktadır.

Tüm kullanılmış sular; deniz, göl, akarsu gibi yüzeysel su kaynaklarına bırakılmakta ya da toprak üzerine dökülerek yer altı su kaynaklarına sızmaktadır. Kullanılmış suların herhangi bir işleme tabi tutulmadan bu kaynaklara karışması, insan sağlığına zararlı maddeler ve mikropların su kaynaklarında artmasına sebep olmakta, bu da insanlarda bulaşıcı hastalıklar başta olmak üzere birçok hastalığa neden olabildiği gibi, doğadaki diğer canlıları ve yaşam ortamlarını da olumsuz etkilemektedir.

Günümüzde, birçok su kaynağımız sanayi tesislerinden ve evsel atık sulardan kaynaklanan kirlilik nedeniyle tehdit altında bulunmaktadır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı “Su Havzaları Kullanımı ve Yönetimi” Özel İhtisas Komisyonu Raporunda ülkemizdeki göl ve denizlerde su kirliliğinin hızla artmakta olduğuna dikkat çekilmekte ve akarsular içinde en fazla kirlenmiş olanlar arasında Ergene, Meriç, Simav (Susurluk) ve kolu olan Nilüfer, Gediz, Küçük ve Büyük Menderes, Sakarya ve kolları olan Porsuk, Ankara ve Çark suyunun sayılabileceği belirtilmektedir. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Çevre Örgütü tarafından açıklanan Çevre Durum Raporunda ise dünyadaki tatlı su kaynaklarının yarısına yakınının kirlendiği belirtilmektedir.

Yeryüzünün dışını kaplayan kayaların ve organik maddelerin, tarla ayrışma ürünlerinin karışımından meydana gelen, içerisinde ve üzerinde geniş bir canlı âlemini barındıran ve belirli oranda su ve hava içeren bir madde olan toprağın kirliliği; insan etkinlikleri sonucunda, fiziksel, kimyasal, biyolojik ve jeolojik yapısının bozulması olarak tanımlanmaktadır. 1 cm kalınlıkta toprak, ancak birkaç yüzyılda oluşabilmekte ana madde, iklim, canlılar, topografya ve zaman gibi etmenlerle bu süre binlerce yıla kadar uzayabilmektedir. Hava kirliliğinden, su kirliliğinden, katı atıklardan kaynaklanan kirlenmeler ile tarımsal kökenli kirlenme, toprakta kirlilik oluşturan başlıca kaynaklardır. Toprakta oluşan kirlilik neticesinde toprakların kalitesi bozulmakta, verimliliği azalmakta ve bazı zararlı maddelerin toprakta birikmesi sonucu, bitki yoluyla canlılara taşınarak çeşitli hastalıklara neden olabilmektedir.

Günümüzdeki çevre sorunlarından bir diğeri de değişik kaynaklardan çıkan gürültü kirliliğidir. Gürültü kirliliği; insanların işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz yönde etkileyen, fizyolojik ve psikolojik dengeleri bozabilen, iş gücünü azaltan, çevre sakinliğini yok ederek niteliğini değiştiren önemli bir çevre kirliliği türüdür.

Yukarıda genel bir çerçevesi çizilen çevre sorunlarının en aza indirilmesi veya giderilmesi için toplumun bütün kesimlerine önemli görevler düşmektedir.

Ülkemizdeki hava, su ve topraklarımızın kirlenmesini önlemek bizim elimizdedir. Kirletici etkisi olabilecek etkinliklerin uygun yerlerde yapılması ve arıtma tesislerinin mutlaka kurulması gerekmektedir. Katı atıkların düzenli depolanarak doğal ortamlara zarar vermesi önlenmelidir. Tarımsal üretimde tahlillere dayalı ilâç ve gübreyi zamanında kullanmak çevre açısından da büyük önem taşımaktadır.

Ormanlarımızın ve otlak alanlarımızın yangın, yapılaşma, ağaç kesimi ve hayvan otlatma gibi sebeplerle yok olmasının önlenmesi için herkes çaba göstermelidir. Her birey, doğayı kirleten, tahrip eden, ormanları kesen ve yakan kişilere karşı izleme ve uyarma görevi üstlenmelidir. Ayrıca nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması gerekmektedir.

Çevrenin korunması onu en çok etkileyen insanın bilinçlendirilmesi ve eğitimi ile mümkündür. Bilinçlenmemiş bir toplum canlıları tüketir; havayı, suyu kirletir ve en önemlisi dünyayı kendinden sonra başkalarının kullanacağını düşünmez.

Dengeli, temiz, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını çocuklara sağlamak, insanların temel yükümlülüğü olmalıdır. Bu konuda gerek öğretim programlarını hazırlayanlara, gerekse uygulayıcılara büyük sorumluluk düşmektedir.

Daha sağlıklı, daha temiz, daha yaşanılabilir bir çevre istiyorsak, yöneticisinden bilim adamına, çiftçisinden sanayicisine, yaşlısından gencine kısaca toplumun her kesimi ile iş birliği kurulmalı; gereken eğitim ve bilinçlendirme sağlanmalı ve herkes çevrenin korunması için bir şeyler yapmalıdır.

Sonuç olarak biyolojik çeşitlilik global bir kaynak olarak düşünülmeli ve yine global olarak korunmalıdır. Ülkeler gerek kendi içlerinde, gerekse bir araya geldiklerinde biyolojik çeşitliliğin azalmasını ve tahribini önleyemezlerse kendi kendilerine zarar vereceklerdir. Yapılacak her türlü plânlamanın, yatırımın, ekonomik hesabın, yaşamın devamı ve biyolojik çeşitliliğin korunması nı dikkate alarak yürütülmesi, doğanın sonsuz yararlarının güvencesi içinde yaşamamızı sağlayacaktır.

---------------------
Su Kirliliği ve Su  Kirliliği İnsanları, İnsan Sağlığını Nasıl Etkiliyor?

İnsan ve canlı yaşamı için hayati öneme sahip olan su kullanılabilir olması için tehlikeli kimyasallardan ve bakterilerden temizlenmiş olması gereklidir. Ayrıca derelerden ırmaklardan ve göllerden alınarak yerleşim yerlerindeki insanların kullanımına sunulan su belirli standartlara uymak zorundadır. Aksi durumda kullanılması tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Günümüzde teknolojinin gelişmesi, nüfus artışı gibi etkenlerden dolayı su kaynakları olan dereler, göller ve yeraltı suları aşırı kirlenme ile yüz yüze kalmaktadır. Yerleşim yerlerinin (şehir, kasaba, vs.) ve fabrikaların atık suları derelere veya göllere bağlanmaktadır.  
 
Atık sulardaki kimyasal maddeler ve organik bileşikler suda çözünmüş olan oksijenin miktarının azalmasına sebep olur. Bu da suda yaşayan bitki ve hayvanların ölüm oranlarını artırmaktadır. Bu tür sular daha koyu renge ve pis kokuya sahiptirler. Hatta bazı göller veya derelerde aşırı kirlenme sonucu canlı yaşamı sona ermiş ve içerisinde atıklardan meydana gelen adacıklar oluşmuştur.
Çiftçiler tarafından daha verimli ürün elde edebilmek için kullanılan gübreler, yağmur gibi etkenlerle yeraltı ve yerüstü sularına karışmaktadır.Yüksek oranda nitrat (NO–3) ve fosfat (PO4–3) içeren gübreler suya karıştığında suda yosunların daha fazla üremesini sağlar bu da yosunların diğer canlılardan daha fazla oksijen kullanmasına sebep olur ve diğer canlıları tehdit eder. Bu tür sularda pis kokulu ve kötü tatlı olurlar.  

Benzer olarak deterjanlar ve tarım ilaçları da su kaynaklarını önemli ölçüde kirletmekte olup canlı hayatını tehdit etmektedir. Ancak, bu kullanılan maddeler bakteriler tarafından parçalanabilir hâle getirilebilirse, kirlenme oranı azaltılabilir.

Radyoaktif atıklarda gün geçtikçe tehlike oluşturmaktadır. Bu atıklar belirli şartlarda saklanmaktadır. Fakat, bazı durumlarda kaza ile veya bilinçsiz bir uygulama ile tabiata ve yer altı sularına karışmaktadır. Radyoaktif atıklar tarafından yayılan radyasyon ise canlılarda kanser ve mutasyonlara sebep olmaktadır.

Fabrikalar genellikle dere veya göl kenarlarına kurulurlar çünkü soğutma ve diğer işlemler için suya ihtiyaç vardır. Soğutma amaçlı kullanılan dere veya göl suyu kimyasal olarak kirlenmeden tekrar göle veya dereye döner. Fakat, bu su biraz ısınmış olur. Meselâ, yaz aylarında fabrikaya yakın suların sıcaklığı 25°C civarındadır. Sudaki sıcaklık artışının iki kötü sonucu vardır. Birincisi, ısınan su içerisinde, çözülen oksijen miktarı azalır. İkinci sonuç ise, sıcaklık artışı ile sudaki maddelerin çürüme ve bozunma hızları artar. Bunun sonucu olarak çürüme de sudaki oksijeni tükettiği için, sudaki oksijen miktarı daha fazla azalır. Suda çözünen oksijen miktarının azalması su altı hayatını tehdit eder.

Doğal dengeyi bozan ve su kaynaklarını kirleten etkenleri ortadan kaldırmak için son yıllarda yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Yerleşim yerlerinin atık suları arıtma istasyonlarından geçirildikten sonra tabii su kaynaklarına verilmekte, fabrikalara filtre ve arıtma tesisleri konmakta, tabiata zarar vermeyecek yeni ürünler elde edilmektedir. Bütün bunların yanında insanlar çevreyi koruma adına bilinçlendirilmektedir. Çünkü, insanlar artık şunun farkına varmıştır. Dünya bir tanedir ve onu koruyacak yine insanlardır.
 


Telif Hakkı © 2009 - LookMer. Tüm Hakları Saklıdır.

Istatistikler Online Ziyaretçi: 13 | Online Üye: 1 | Üye Sayımız: 3223 | Onay Bekleyen Üye: 524 | Bugün: 167 | Bugün Çoğul: 2832 | Toplam Tekil: 894119 | Toplam Çoğul :8985459 | İp No: 54.197.130.16